Generate viral LinkedIn posts in your style for free.

Generate LinkedIn posts
Damla Ömür Tantekin

Damla Ömür Tantekin

These are the best posts from Damla Ömür Tantekin.

5 viral posts with 10,654 likes, 1,046 comments, and 286 shares.
5 image posts, 0 carousel posts, 0 video posts, 0 text posts.

👉 Go deeper on Damla Ömür Tantekin's LinkedIn with the ContentIn Chrome extension 👈

Best Posts by Damla Ömür Tantekin on LinkedIn

Bir süreliğine Litvanya’ya yerleşeceğim ve bu vesileyle de temel düzeyde Litvanca öğrenmek için kolları sıvadım. Dünyada sadece 4 milyon kişinin konuştuğu bir dili öğrenme çabası mantıksız görünebilir elbette.
Fakat, ana dilden farklı dillerin insan zihnine ve psikolojisine etkilerine meraklı biri olarak, bugün anlatacaklarım sizin de ilginizi çekebilir.

Bazı kişilerin kendilerini Yunanca konuşurken daha canlı, İspanyolcada daha şefkatli, İngilizcede daha soğuk veya Fransızcada daha agresif hissettiklerine dair tezler var.
Örneğin, bir araştırmada ana dili Almanca olan katılımcılar İspanyolca konuşurken kendilerini daha pozitif hissettiklerini ifade etmiş.

Ya da, yazılarımda bunun örneklerini sıkça veriyorum; biliyorsunuz: Bazen duygu ve düşüncelerimizi en iyi ifade eden kavramla yabancı bir dilde karşılaşıyoruz veya tam tersine kendi dilimizdeki bir tâbiri başka dillerde bulamamanın sıkıntısını yaşıyoruz.

Çünkü, her dil, olumlu ve olumsuz deneyimlerin, kültürel konseptlerin ve kodların sözcüklere geçirilmiş hâlini oluşturuyor.

Hatırlarsınız belki, Türkçemizdeki “yakamoz” sözcüğü 15 yıl önce Almanlar tarafından dünyanın en güzel sözcüğü seçilmişti. Güneş ve ay ışığının baskın olmadığı zamanlarda su içinde oluşan ışıltıyı ifade eden bu sözcüğün kültürel özgünlük ve anlam bakımından birinciliğe lâyık görüldüğü ifade edilmişti.

Bir yazımda, yurt dışında yaşadığım dönemlerde “eksik olma” veya “eline sağlık” gibi kullanımların yerel dilde karşılığını bulamamaktan yakınmıştım. Çünkü “eline sağlık” öyle bir kullanım ki, hem teşekkürü hem emeğe duyulan saygıyı kapsar. Sıcaktır, zarafet doludur. “Eksik olma” da öyle.

Yine aynı yazımın başlangıcında da Türkçede birebir karşılığı olmayan Almancadaki “schadenfreude” kelimesinden bahsetmiştim. Schadenfreude, bir başkasının başına gelen talihsizlik karşısında hissettiğimiz gizli zevki ifade eder.

İşte, o yazıya Halil Bey bir yorum bırakmıştı. Özetle demişti ki:
“Schadenfreude gibi bir hissin bir Türkçe karşılığı olmaması o hissi çok da sahiplenmediğimiz anlamına gelmez mi? Bilakis, bizdeki “eline sağlık” tâbiri kültürümüzün dile yansımasına iyi bir örnek sayılmaz mı?”

*

“Arrival — Geliş” filmini izleyen ve benim gibi çok sevenler vardır, eminim. Farklı yapıdaki canlı türlerinin birbiriyle iletişimini ve dil kavramının felsefesini konu alan bu filmi izleyenler hatırlayacaktır; film aynı zamanda Sapir-Whorf Hipotezi’ne gönderme yapar.

Bu hipotez der ki…Dil, düşüncemizi ve dünyayı kavrayış biçimimizi belirler. Dünyayı olduğu gibi değil, ana dilimizin sunduğu biçimde görürüz.

Farklı diller ise farklı düşünceleri getirirler.

*

Neden Litvanca öğrendiğime bir cevap oluşturduğumu umarak, “Arrival” filmindeki bir soruyla (ve benim şahsi cevabımla) yazıyı bitireyim isterim.

“Hayatını başından sonuna kadar görebiliyor olsaydın bir şeyleri değiştirir miydin?”

-Evet, kızımla daha çok vakit geçirir, yakamozların daha fazla tadını çıkarır ve belki bir dil daha öğrenirdim. 😇


Fotoğraf: Sebastien Nagy
Post image by Damla Ömür Tantekin
“Kariyer” sözcüğü Latincedeki “cararia”dan gelir. “Carrus” yük arabası; “cararia” da arabanın gittiği yol anlamını taşır.
Yani, kariyer dediğimiz şey çağrıştırdığından daha derin bir anlama sahiptir; “çizilen rota, gidilen yol” mânâsındadır.

Zaten önemli olan da varmak değil, yola çıkmak ve yolda edineceğimiz tecrübeler değil midir?

*

“Baba, ben senin isteğini yerine getirip tüccar da olabilirim. Fakat, emin ol, hiçbir zaman mesut olamam. Bir insan ideali için çalışırsa ondan daha mesut biri olamaz.”

Bu sözleri Türk tiyatrosunun gelişmesinde büyük katkısı olan Haldun Dormen, henüz 20 yaşındayken babasına yazdığı bir mektupta söylüyor. Dormen, işini devralmasını bekleyen babasını bu cümlelerle ikna ediyor, gönül verdiği tiyatro “kariyer”ine yani yaşamında gideceği yola bu şekilde çıkıyor.

Dormen’in hayatını, yüzlerce oyuncuya cesaret aşılayışını, onlara el verişini şahane anlatan, çok keyif alarak izlediğim, Selçuk Metin imzalı bir belgesel film var: Adı “Yaparsın Şekerim”.

Belgeselin beni en çok etkileyen yanı da Haldun Dormen’in insan yetiştirmek ve herkesin içindeki cevheri görmek, göstermek konusundaki tutkusu, sabrı oldu diyebilirim. Diyor ki Haldun Dormen:

“İlk önce kendine güveneceksin. Ol-mak ya da ol-mak! Mutlaka ve mutlaka olacaksın.”

… ve henüz genç, tecrübesiz iken Dormen’den bir teklif alan Oyuncu Halit Ergenç ise kendi perspektifinden bunu şöyle anlatıyor: “Yapacaksın dedi bana. ‘Hadi bakalım, bunu yapabilecek misin?” değil; hadi yap, dedi.”

Şöyle bir bakarsak, tıpkı Haldun Dormen gibi, yaşadığı çağa bir hayat öyküsü armağan edebilenlerin belirgin bir “yaşam amaçları” olduğunu görürüz. Bu amacın arkasında çoğu zaman başkalarına cesaret vermek, onlara yol göstermek de vardır.

*

Bir haber okumuştum: Japonya’nın Okinawa adasında yaşayanlar dünyanın en sağlıklı ve en uzun hayat ortalamasına sahip insanlarından oluşuyormuş. Her 100 bin kişide 100 yaşını aşanların sayısı 50 imiş.
Bu kişilere uzun yaşamlarının ve yaşamdaki doygunluk hislerinin sırrı sorulduğunda sağlıklı beslenme ve “ikigai” cevabını vermişler. Artık bu kelimenin anlamını bilmeyen kalmamıştır diye düşünüyorum. Japoncada “iki” hayat, “gai” de amaç, hedef demek.

Yani, “ikigai”, “yaşamı yaşamaya değer kılan şey” anlamına geliyor.

Farklı toplumları inceleyerek, çıkarımlarını aktaran Yazar Dan Buettner’in bir tespiti var: Diyor ki, “Okinawa Adası’nda yaşayanlar, kendilerini hem yaşam deneyimlerini hem de bilgi birikimlerini genç kuşaklara aktarma sorumluluğu altında hissediyorlar. İşte, bu da, onlara bir yaşam amacı yani -ikigai- katıyor.”

*

Bu Pazar günkü düşünce sarmalı #kariyer #YaparsınŞekerim #BaşkalarınınYolunuAçmak ve #ikigai etrafında oluştu. Hepsi nasıl bir araya geldi, inanın ben de anlamadım. 😇

Bir de, bütün bu uzun uzun anlattıklarımı Sanatçı Picasso iki cümlede bakın nasıl da özetlemiş:

“Yaşamın anlamı hediyeni bulmaktır. Yaşamın amacı onu vermektir.”

Güzel değil mi?


📷 Görsel de, yaşamımızdaki seçenekleri temsil etsin istedim.

#dstrateji
Post image by Damla Ömür Tantekin
Paris’e yolu düşenler belki biliyordur; empresyonist ressam Claude Monet’nin Paris’e 45 dakika uzaklıkta bir evi ve onu çevreleyen tam 20 bin metre karelik muhteşem bir bahçesi vardır. Monet, bugün hayranlıkla seyrettiğimiz pek çok resmini hayatının son kırk yılında, kendi kazdığı, ektiği, yıllar içinde yavaş yavaş genişletip düzenlediği o bahçeden ilham alarak yapar.

Fakat ne ilginçtir… Son yıllarındaki eserlerini katarakt nedeniyle gözleri büyük ölçüde göremez hâle geldiğinde resmetmiştir. Aslında şu sözünü kanıtlar gibidir o çalışmaları… Der ki:

“Görebilmek için baktığımız şeyin adını unutmamız gerekir.”

Ön yargılardan, etiketlerden kurtularak bakabilmenin önemini anlatır Monet. Gözlemleyen, düşünen bir kişi kendine hep yeni bir yol açacaktır. Fakat bunun için ısrarcı olmak; hiç durmadan kazıyarak daha derinlere inmek gerekir.

*

Geçen gün 40 dakikalık, kısacık, anlamlı bir film izledim. Yönetmen Wes Anderson’ın yazar Roald Dahl’ın kısa öykülerinden birini sinemaya uyarladığı: The Wonderful Story of Henry Sugar.

Filmde iç içe geçmiş birden fazla hikaye var; onlardan biri de “Gözlerini kullanmadan gören adam”ın hikayesi.

İşte filmdeki bu kişi, henüz 17 yaşındayken bir yogiyle karşılaşır ve yogi ona bütün hayatını değiştirecek şu sırrı verir. Der ki:

“İnsan zihni darmadağındır. Aynı anda binlerce farklı şeyle meşgul olur. Gördüklerin, duydukların, kokladıkların, düşündüklerin, düşünmemeye çalıştıkların… Eğer, sıkı çalışırsan bilinçli zihnini tek bir nesneye odaklayabilirsin.”

Ve yogi şunu da ekler:

“Kimi insanların odaklanma gücü öylesine gelişmiştir ki, onlar gözlerini kullanmadan görebilirler.”

İşte bu beceriye ulaşabilmek için 17 yıl boyunca her gün oturup çalışan adam, sonunda bunu başarır ve önce iskambil kağıtlarını, haritaları sonra kitapları bile görmeden okuyabilir hâle gelir.

Esas hikayeyi izleyerek öğrenin isterim ama filmin sayısız mesajı arasından çekip çıkarmak istediğim mesaj tam da bu:

Gözlerini kullanmadan görebilmek.

*

Görmek, görünenin ötesini görmek gibi konular nedense herkesin değil; daha çok sanatın ve felsefenin konusu olagelmiştir.
Çünkü bırakın, görünenin ötesindekini görmeyi; büyük resmi görmek, bağlamı görmek ve önemlisi var olanı akılla ve vicdanla görmek kolay olmayan bir pratiktir.

Şununla bitireyim…

Ferâset sözcüğü “frs” kökünden geliyor; gözde veya kavrayışta keskin olmayı ifade ediyor. İlginçtir...Ferâset aynı zamanda at yetiştirme,“feres” de at demek.

Bilirsiniz; atların gözleri başın yan tarafında yer aldığından görme açıları çok geniştir; tek gözle 215°, iki gözle 70° görebilirler.
Hatta atların gözlerinin yan tarafına takılan ve deyişlerimize konu olan “at gözlüğü”nün yani paravanların amacı da görüş açılarını daraltmak içindir.

İşte, ben de, yazının girişinde bahsettiğim Monet’nin “kazıyalım, derinlere inelim, ısrarcı olalım” deyişinden, ferâsetimizi, kapsamlı görüş açımızı geliştirmeyi anlıyorum.

Ve eğer… Bir yaşamın içinde okumak ve düşünmek varsa, ferâset de vardır; buna inanıyorum.
Post image by Damla Ömür Tantekin
Burası, Paris'teki bir çiçekçi. Farklı sokaklarda, sayısız çiçekçi dükkanının yanından geçersiniz; hiçbiri sizi durdurup, böyle kendisine baktırmaz.

“Yaratıcılık, alışkanlığın orijinallikle yenilenmesidir“ diyor ya Arthur Koestler...

Bu görüntüyü de, bu sözü de hayatın her alanında akılda tutmalı bence.

Post image by Damla Ömür Tantekin
İlk defa bu kadar soğuk bir iklimde ve kültürel olarak bize uzak bir coğrafyada yaşıyorum. Zorlandığım da çok oluyor. Fakat, bu durumun bana öğrettiği iki şey oldu.

İlki şu… Aylarca, her gün gri bir havaya uyanınca; açık mavi bir gökyüzünün, güneşin ve bunların getirdiği sağlık ve mutluluğun kıymetini bilemediğimizi fark ettim.
Bazı şeyleri nasıl da “zaten elde var“ kabul edip, onları kaybedene dek üstlerinde hiç düşünmediğimizi…

*

İkinci konuyu biraz daha detaylı anlatayım:

2016 yılında 63 ülkede bir araştırma yapılmış ve 100 binden fazla kişinin entelektüel ve duygusal bağ kurma yani empati yapabilme becerileri incelenmiş. Benim şu an yaşadığım Litvanya ise 63 ülke arasında en az empatik ülke olarak 63. sıraya yerleşmiş.

Dolayısıyla, bu coğrafyada hem iletişimde hem iş yaparken eğer empati kuran kişi siz olmazsanız, bu durumun dezavantajları olabiliyor.

Zira, iletişimde önemli bir konudur “empati”. Biz “halden anlamak” deriz; “ağlayabilseydiniz, anlayabilirdiniz” diye anlatır Necip Fazıl Kısakürek de.

Empati, o kişinin yerine kendini koymak, onun neden böyle davrandığını anlamaya çalışmak ve hatta onun aklındakilere cevap oluşturabilmektir.

*

İzlediniz mi bilmiyorum; Fransız fotoğrafçı ve yönetmen Yann-Arthus Bertrand’ın “Human” belgeseli, empati konusunu işleyen en iyi yapımlardan biri bence.

Belgeselde binlerce kişiyle yapılmış o röportajlar, bazen bir mültecinin, bazen babası savaşta ölen bir çocuğun veya dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir sebeple dezavantajlı birinin gözünden dünyaya bakabilmeyi sağlıyor.

Onları dinlerken, mutluluğun tanımının bile kişiden kişiye nasıl da değiştiğini fark ediyorsunuz.

Mesela, Afrika’nın bir ucundaki anne için mutluluğun tanımı o gece çocuğunu yatağa aç yatırmamış olmak iken; tekerlekli sandalye ile dünyayı gezen kişi için yaşadıklarından öğrenmek olabiliyor. Hatta, kendini ne kadar şanslı hissettiğini ifade eden o kişi diyordu ki...

Eğer Tanrı bizzat karşıma çıksa ve dese ki:
“Bruno, sana bacaklarını geri vereceğim ama 13 yıldır öğrendiğin her şeyi geri alacağım”.
Ona şöyle derdim:
“Bacaklar sende kalsın.”

*

Geçtiğimiz hafta, LC Waikiki ekibi ve markanın vizyoner yöneticisi Omer Barbaros Yis ile, verdiğim “İletişim ve İçerik Yönetimi Stratejileri” eğitimi vesilesiyle konuştuğumuz konulardan biri de tam buydu:

Karşımızdaki ister hiç tanımadığımız biri, ister bir ast, üst ya da ekip arkadaşı olsun veyahut bir müşteri...
Özellikle vücut dilinin ve sesin artık olmadığı yazılı iletişimde, işin en önemli kısmı, empati yapabilmekte, söylenmeyeni duyabilmekte ve karşıdakiyle o bağı kurabilmekte yatıyor.

Defalarca denk geldiğinizden emin olduğum şu söz, baktığımızda, konunun iyi bir özeti aslında...

İnsanlar onlara ne söylediğinizi unutabilirler. İnsanlar onlara ne yaptığınızı da unutabilirler. Ama insanlar, onlara kendilerini nasıl hissettirdiğinizi asla unutmazlar.


Ve söz sizde.

*

Instagram: @damlatantekin https://lnkd.in/dckyXdWx
Post image by Damla Ömür Tantekin

Related Influencers